Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Teslim etmem gereken iki proje, temizlenmesi gereken bir ev, mutlu etmem gereken iki kedi ve bir sevgili, bir de guruldamayı bir türlü kesmeyen bir mide vardı.
“Tabii ki her şeyi ben düşünmek zorundayım!”
Kirli kedi kumunu çöpe boşaltırken kulaklarımda metal müzik patlıyordu, yüzümde hiçbir ifade yoktu. Eve geri girdiğimde bir şey… tuhaftı. Ama ne olduğunu anlayamıyordum.
Hâlâ sinirli, yapmam gereken tüm işleri düşünerek yiyecek bir şeyler aradım. Ama dur, diyettteydim. Yani kahve ve biraz kuruyemişle idare edecektim.
“Kahrolası hayat! Her şeyi ben çeviriyorum, üstüne bir de daha güzel bir vücut için kendimi aç bırakıyorum. Aynı anda iki iş yapmaya çalışıyorum, karşılığında ne alıyorum? Daha fazla iş… Bir şeylerin değişmesi lazım.”
Bunu düşünürken kahveyi döktüm. Ona da küfrettim.
Elimde tam 19 tane kuruyemiş vardı. Onları belli bir sırayla yiyordum, en sevdiklerimi sona saklıyordum. Önce cevizler, sonra bademler, sonra fındıklar… beni bekleyen felaketten tamamen habersizdim.
Başım zonkluyordu. Her şeye rağmen içimde derin bir uyuma isteği vardı. Sevgilim bir toplantı için hazırlanıyordu.
“Benimle gelmek ister misin?”
“Hayır, biraz uyuyacağım.”
Klasik. Bir Parol alıp yatağa gittim. Uyandığımda daha iyiydim. Sanırım. Uyurken kediler yanıma kıvrılmıştı. Onları uzun uzun sevdim, sonra ateşim olduğunu fark ettim. Görmezden geldim — bir Parol daha alırım, geçer.
O akşam ateşim hâlâ yükseliyordu. Ve ben orada, diyet listemden bir yemek yapıyordum. Hastayken bile formumu kaybetmeyi göze alamazdım. Yedim, bir Parol daha attım ve yine yatağa gittim.
Ertesi sabah tüm vücudum ağrıyarak ve hiç enerjim olmadan uyandım. Sadece diyet kahvaltımı hazırlamaya yetecek gücüm vardı. Muz, yulaf, fıstık ezmesi, yoğurt… Bu dördünü bir daha asla birlikte yiyebileceğimi sanmıyorum.
O muhteşem kahvaltıdan sonra ateş geri geldi. Sevgilime “Uyurum, geçer,” dedim. Beni doktora götürmek istedi ama ben kendimi hep bir yük gibi hissediyordum. Arabayı çıkarması gerekecekti, falan filan… İlişki içinde olmanın ne demek olduğunu unutmuşum.
Neyse ki ısrar etti ve doktora gittik. Her zamanki şeyler: serum, kan tahlili, “solunum yolu enfeksiyonu” teşhisi. Üç reçete, biri antibiyotik. Hâlâ ateşim vardı ama ilaçların düzelteceğini düşündüm. Ama alamadım. Neden?
Antibiyotiklerden biri alerjik reaksiyona yol açabilirdi, diğeri de kullandığım ilaçla etkileşime girebilirdi. Yani yine Parol'a mahkûmdum.
Ertesi gün ilaçları değiştirmek için aile hekimine gittim. Fazla düşünmedim ve ilaçları aldım. Ama hâlâ yanıyordum. İlaçlar işe yaramıyordu.
O gece gerçekten çok tuhaf bir şey oldu. Tuvalete gitmek için kalktım ve neredeyse yere yığılıyordum. Dönüş yolunda ise gerçekten düştüm. Zar zor yürüyebiliyordum.
Ertesi sabah kahvaltı için mutfağa gitmeye çalıştım. Berbat bir ağrı, ateş, halsizlik. Ayakta duramıyordum. Kendimi bir sandalyeye attım. Kalp atışlarım yavaşladı, kusacak gibi oldum. Sola doğru yattım, sandalyede kaydım. Aniden her yerimden ter boşandı. Sırılsıklam bir hâlde sevgilimin hazırladığı kahvaltıyı yemeye çalıştım.
“İyi misin?” diye sordu.
“Evet, gayet iyiyim.”
Kalkamıyordum. Yatakta yatarken bir yandan da işten hastalık izni almaya çalışıyordum. İzin talebi mailini büyük bir zorlukla yazdım ve gönderdim.
İşler kötüleşti. Artık kolayca ayağa kalkamıyordum. Sevgilim ateşimi ölçtü. “40 derece ateşin var,” dedi. Ona inanmadım. “Bu termometre bozuk!” diye tuttum. İnanmadım. Hiçbir şeye inanmadım.
Akşama doğru nihayet ciddi bir şeylerin ters gittiğini kabul ettim. Sevgilim daha iyi olur diye düşünerek beni özel bir hastaneye götürdü. Orada da aynı rutin: serum, serum, kan tahlilleri, beyin MR'ı.
Sonra tuhaf bir şey oldu — beynimde bir lezyon buldular. Kontrolsüzce gülmeye başladım. “Yok canım, ciddi bir şey olamaz! Hahaha.” Doktor tedavinin pahalı olacağını söylediğinde bile gülmeye devam ettim.
Eve döndüğümde hâlâ iyileşeceğimi düşünüyordum. Kıyamet kopuyormuş gibi, gülmeye devam ettim.
O akşam konuşmam bozulmaya başladı. Bir sebeple yakındaki şeyleri de göremiyordum. Yatağa girdiğimizde sevgilim bir şeye ihtiyacım var mı diye sordu. Son bir kez tuvalete gitmek istedim. Ve uyuduk. Yani o uyudu. Benim vücudum uyumadı.
Birkaç saat sonra yine tuvalete gitmem gerekti. Onu çağırmak istedim ama telefon ekranımı net göremiyordum. Yanlışlıkla annemi aradım. “Bu saatte neden arıyorsun?” diye sordu, ben de “Kapat!” diye bağırdım. Sesim tuhaf çıkıyordu, kendimi ben bile anlayamıyordum. Sonunda sevgilimin numarasını buldum ama açmadı.
Kendim ona gitmeye çalıştım ama yine düştüm. Zifiri karanlıktı. Sandalyelere tutunarak sürünerek ilerledim. Birkaç kez daha düştüm. Ama vazgeçmedim. Beni nasıl duymuyordu? Hem de böyle bir hâldeyken? Kapı kolunu tutamadım. Var gücümle bağırdım ve yine düştüm. Bacaklarım acıyordu.
Kapıyı bağırarak açtı — uykudan kaldırıldığında her zaman bağırır. Ama bu kez ben korkmuştum. Yerde bayılmış hâldeydim, beni tuvalete götürürken ağlıyordum.
Ertesi sabah ikimiz de nihayet bir şeylerin çok ciddi biçimde ters gittiğini anladık. Ve hastaneye doğru yola çıktık. O gün… her şey değişti.

Yorumlar · 0
0 comments